OLMAK YA DA VAR OLMAK
İşte büyük önder Qazî Muhammed’in Kürt ulusu için ortaya koyduğu temel düşüncenin özünde bu vardı: Olmak ya da var olmak.
Bir halkın yalnızca yeryüzünde bulunması, kendi topraklarında yaşaması ve kalabalıklar hâlinde varlığını sürdürmesi yeterli değildir. Asıl mesele, o halkın kendi varlığının farkında olması, kim olduğunu bilmesi ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabilmesidir. Qazî Muhammed’in mücadelesinin merkezinde de bu anlayış bulunuyordu. Kürtlerin yalnızca “var olan” bir topluluk olarak değil, diliyle, tarihiyle, kültürüyle, iradesiyle ve haklarıyla var olduğunu bilen bir millet olarak yaşamasını istiyordu.
Kürt varsa Kürtçe de vardır. Kürt varsa Kürt tarihi de vardır. Kürt varsa Kürt kültürü de vardır. Ve bunların hiçbiri yalnızca geçmişte kalmış hatıralar değildir; yaşatılması, öğretilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir mirastır.
Kürtlük ise onun temsil ettiği milli anlayış içerisinde yalnızca siyasi bir kimlik olarak görülmemeliydi. Kürt olmak; geçmişten bugüne taşınan bir dilin, kültürün, tarihin ve toplumsal hafızanın parçası olmaktı. Bir seçimden ziyade bir şeref ve onur meselesi olarak görülüyordu. İnsan kendi kimliğini inkâr ederek daha güçlü hâle gelmez; aksine kendi geçmişinden ve köklerinden uzaklaştıkça başkasının tanımladığı bir kimliğe mahkûm olabilir.
Onun anlayışında özgürlük de yalnızca bir toprak parçasına sahip olmak anlamına gelmiyordu. Özgürlük; insanın kendi kimliğini inkâr etmek zorunda kalmadan yaşayabilmesi, kendi dilini konuşabilmesi, kendi kültürünü yaşatabilmesi ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olabilmesiydi.
İşte bu düşünceler, Qazî Muhammed’i yalnızca Mahabad’da kurulmuş kısa ömürlü bir cumhuriyetin lideri olarak değerlendirmeyi yetersiz kılar. O, aynı zamanda bir kimlik mücadelesinin siyasi temsilcisi, eğitim ve kültüre önem veren bir aydın ve Kürtlerin kendi varlıklarının bilincine ulaşmasını isteyen bir siyasi önder olarak hatırlanmıştır.
Mahabad’da yükselen Kürt bayrağı yalnızca bir siyasi yönetimin sembolü değildi. Aynı zamanda uzun yıllar boyunca parçalanmış, susturulmuş ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmaya çalışan bir halkın “biz de varız” deme iradesinin sembolü hâline geldi.
Ve belki de Qazî Muhammed’in hayatını anlamanın en doğru başlangıç noktası tam olarak burasıdır:
Olmak yetmez. Varlığını bilmek gerekir. Varlığını bilmek yetmez. Onu korumak gerekir. Onu korumak yetmez. Gelecek nesillere aktarmak gerekir.
Qazî Muhammed’in hayatına baktığımızda, Mahabad sokaklarından başlayıp idam sehpasına kadar uzanan yolun yalnızca bir insanın hayat hikâyesi olmadığını görürüz. O yol; bir halkın kimliğini koruma, kendi geleceğini belirleme ve dünyaya kendi adıyla seslenme arayışının da bir parçasıdır.
Bu nedenle Qazî Muhammed’in hayatını anlatmak, yalnızca geçmişte yaşanmış olayları sıralamak değildir. Asıl mesele, onun hangi şartlarda ortaya çıktığını, neyi amaçladığını, hangi insanlarla birlikte hareket ettiğini, Kurdistan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni nasıl kurduğunu, hangi siyasi ve uluslararası şartlarla karşı karşıya kaldığını ve sonunda neden idam edildiğini anlamaktır.
Çünkü bir insanın hayatını anlamak için yalnızca nasıl öldüğüne değil, neden yaşadığına da bakmak gerekir. Ve Qazî Muhammed’in hayatının bize bıraktığı en güçlü sorulardan biri hâlâ aynıdır:
Bir halk yalnızca yaşayacak mı, yoksa kendi varlığının bilincinde olarak mı yaşayacak?
I. Mahabad’ın Çocuğu: Doğum, Aile ve Kökler
1 Mayıs 1893 günü, İran’ın kuzeybatısında, Mukriyan bölgesinin kalbi sayılan Mahabad şehrinde bir çocuk dünyaya geldi. Adı Muhammed’di. Ancak halk onu daha çok “Qazî Muhammed” diye tanıyacaktı. Çünkü ailesi, nesillerdir bu topraklarda kadılık yapan, hem dinî hem de toplumsal otoriteyi elinde tutan köklü bir Kürt ailesiydi.
Babası Qazî Ali, Mahabad’ın en saygın yargıçlarından biriydi. Annesi ise Fayzullahbegi aşiretine mensuptu. Qazi ailesi, “aşiret sonrası düzenin en tipik örneği” olarak tanımlanırdı; yani salt aşiret gücüne değil, bilgiye, dinî meşruiyete ve şehirli nüfuza dayanan bir soydular. Babası, 1920’lerde Simko Şikak’ın isyanı sırasında onunla işbirliği yapmıştı. Kardeşi Abdul Qasim Sadr Qazi ise ileride İran parlamentosunda milletvekili olacaktı.
Küçük Muhammed, ilk eğitimini kutubhane adı verilen geleneksel din okulunda aldı. Babasından fıkıh, kelam ve Kürtçe, Farsça, Arapça, Türkçe gibi dilleri öğrendi. Zamanla Fransızca ve biraz İngilizce ile Rusça da konuşur hale geldi. Evliliğini geç yaptı; eşi Mina Eskandary ile bir oğlu (Ali Qazi) ve yedi kızı oldu. Aile, Mahabad’ın hem dinî hem de siyasi hayatının merkezinde duruyordu.
II. Yargıçtan Milliyetçi Lidere: Mücadelenin Başlangıcı
Qazî Muhammed, babasının ölümünden sonra 1930’larda Mahabad kadılığına atandı. Aynı zamanda Evkaf (dinî vakıflar) dairesinin başındaydı. Ancak o, yalnızca mahkeme salonunda adalet dağıtan bir yargıç değildi. Kürtlerin dilinin, kültürünün ve kimliğinin yok sayıldığı bir dönemde, bu kimliğin bilincini taşıyan bir aydındı.
1930’lu yılların başında, Kuzey Kürdistan’da İhsan Nuri Paşa’nın önderliğinde kurulan Hoybûn (Xoybûn) hareketiyle bağlantı kurdu. 1942’de Mahabad’da gizli olarak kurulan “Kürt Yaşamı Cemiyeti” (Komelley Jiyanewey Kurd – JK) ile yakın ilişki geliştirdi. 1944’te bu örgüte katıldı, kısa süre sonra onun ruhani ve siyasi lideri haline geldi.
Asıl dönüm noktası 1945’te geldi. Sovyetler Birliği’nin teşviki ve yerel aydınların baskısıyla, daha şeffaf ve modern bir yapıya ihtiyaç duyuldu. Qazî Muhammed, İran Kürdistan Demokrat Partisi’ni (PDKI / KDPI) kurdu. Bu, İran’da Kürt siyasetinin ilk modern siyasi partisiydi. Programı netti: İran içinde özerklik, Kürtçenin eğitim ve yönetim dili olması, diğer halklarla kardeşlik ve demokratik bir düzen.
III. Bayrağın Yükseldiği Gün: Mahabad Cumhuriyeti
İkinci Dünya Savaşı, İran’ın kuzeyini Sovyet, güneyini İngiliz işgali altına sokmuştu. Mahabad, iki güç arasında fiilen boşlukta kalmış bir bölgeydi. 1941’den itibaren Qazî Muhammed ve kardeşi Sadr, şehrin fiili yöneticileri haline gelmişti.
Ekim 1945’te Mustafa Barzani, binlerce peşmergesiyle Irak’tan İran’a geçti. Bu güç, genç cumhuriyetin askeri omurgasını oluşturacaktı. 15-17 Aralık 1945’te Mahabad’daki resmi binalardan İran bayrağı indirildi, yerine Kürt bayrağı çekildi. 22 Ocak 1946’da ise Çarçira (Chwar Chira) Meydanı’nda tarih yazıldı.
O gün kalabalık bir halk kitlesi, aşiret reisleri, aydınlar ve üç Sovyet subayı huzurunda Qazî Muhammed, Kürdistan Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti. Kendisi cumhurbaşkanı seçildi. Başbakan Hacı Baba Şeyh, Savunma Bakanı ise kuzeni Muhammed Hüseyin Seyfi Qazi oldu. Mustafa Barzani ordu komutanlığına getirildi. Kürtçe eğitim, Kürtçe yayın, kız okullarının açılması gibi ilkler peş peşe geldi. Kürt bayrağı (kırmızı-beyaz-yeşil, ortasında sarı güneş) ve “Ey Req” marşı, bugün hâlâ Kürdistan’ın sembolleri olarak yaşıyor.
Cumhuriyet, yalnızca bir siyasi yönetim değildi. İlk kez bir Kürt devleti, kendi parlamentosunu, kendi ordusunu (peşmerge adını o dönemde yaygınlaştırdı), kendi eğitim sistemini kurmuştu. Qazî Muhammed, Sovyetlerle dengeli bir ilişki yürütürken, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’yle de kardeşlik anlaşması imzaladı.
IV. Şemsiye Kapanınca: Cumhuriyet Neden Bu Kadar Kısa Sürdü?
Mahabad Cumhuriyeti’nin kaderi, büyük ölçüde Sovyetler Birliği’nin varlığına bağlıydı. Mayıs 1946’da Sovyetler, Amerikan baskısı ve petrol imtiyazları karşılığında İran’dan çekildi. Koruma kalkanı bir anda ortadan kalktı.
İran ordusu, General Homayuni komutasında ilerlemeye başladı. Aşiretlerin çoğu, ekonomik sıkıntılar, Sovyet karşıtlığı ve “kazanan tarafta olma” hesabıyla İran tarafına kaydı. Yiyecek kıtlığı, tütün ticaretinin kesilmesi ve Barzani güçlerinin iaşesinin yükü, halkı ve aşiretleri yormuştu. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ani çöküşü, Qazî Muhammed’i derinden etkiledi.
Aralık 1946’da İran ordusu Mahabad kapılarına dayandığında, Qazî Muhammed’in önünde iki yol vardı: Kanlı bir direniş mi, yoksa teslim mi? Barzani, onu Irak’a kaçırmayı teklif etti. “Hayatımı ve yanımdakilerin hayatını senin için feda ederim” dedi. Ancak Qazî Muhammed reddetti.
“Ben halkımın kanını dökmemek için teslim olacağım. Mahabad’da kalacağım. Sorumluluğumu üstleneceğim.” Bu sözler, onun karakterinin özetiydi. 15 Aralık
1946’da İran ordusu şehre direnişsiz girdi. Qazî Muhammed, kardeşi Sadr ve kuzeni Seyfi ile birlikte kısa süre sonra tutuklandı.
V. Neden Teslim Oldu? Kaçabilir miydi?
Qazî Muhammed, isterse kaçabilirdi. Barzani’nin peşmergeleri onu sınırın ötesine götürebilirdi. Sovyetler de onu koruyabilirdi. Ancak o, “halkımın kanı dökülmesin” diyerek kaldı. Aşiretlerin ihanetini, ekonomik çöküşü ve Sovyetlerin çekilmesini görüyordu. Direnişin yalnızca daha fazla Kürt kanı dökülmesine yol açacağını biliyordu.
Onun tercihi, siyasi bir hesap değil, ahlaki bir duruştu. “Ben bu toprağın ve bu halkın önderiyim. Kaçarsam, halkımı yalnız bırakmış olurum.” Bu anlayış, onu siyasi bir liderden bir şehide dönüştürdü. Tarih, birçok liderin kaçtığını yazar; Qazî Muhammed’in kaldığını ise unutmaz.
VI. Çarçira Meydanı: İdam ve Arkadaşları
Askeri mahkeme kısa sürdü. Suçlama: vatana ihanet, isyan ve yabancı güç (Sovyetler) etkisiyle özerk hükümet kurmak. 31 Mart 1947 şafak vakti, sabah saat 05.00’te, cumhuriyetin ilan edildiği aynı meydanda – Çarçira Meydanı’nda – üç ip kuruldu.
İdam edilenler:
• Qazî Muhammed – Cumhurbaşkanı " "• Abdul Qasim Sadr Qazi (Sadr Qazi) – Kardeşi, eski milletvekili " "• Muhammed Hüseyin Seyfi Qazi (Seif / Seyfi Qazi) – Kuzeni, Savunma Bakanı
Qazî Muhammed, idamdan önce gözlerinin bağlanmasını reddetti. “Milletimin ve sevgili vatanımın önünde utanacak bir şeyim yok. Hayatımın son anında güzel ve sevgili ülkeme bakmak istiyorum” dedi. Sakin bir şekilde namaz kıldı, Kuran okudu ve son sözlerini söyledi:
“Bugün bir Qazî Muhammed’i öldürürsünüz, yarın binlercesi doğar. Kürt halkı yaşıyor ve özgürlük mücadelesine devam edecektir.”
VII. Ölmeden Önceki Vasiyet
Qazî Muhammed, idamdan önce iki vasiyet bıraktı: biri ailesine, diğeri Kürt halkına. Halka hitaben yazdığı vasiyet, bugün hâlâ Kürt siyasi edebiyatının en önemli metinlerinden biri kabul edilir. Özeti şöyledir:
“Ey Kürt milleti, değerli kardeşlerim, zulüm ve baskı gören halkım… Ben ömrümün son saatlerini yaşıyorum. Allah aşkına artık birbirinize düşmanlık etmeyin, sırt sırta verin, zorba düşmana ve zalimlere karşı durun. Kendinizi düşmana bedava satmayın.
Kürt halkının düşmanları çoktur, zorba ve acımasızdırlar. Her halkın, her milletin başarı sembolü birliktir, işbirliği ve dayanışmadır. Birliğini sağlamayan her halk, her zaman düşmanın baskısına maruz kalır, ezilir.
Çocuklarınızı okutun. Eğitim dışında bizim diğer halklardan hiçbir eksiğimiz yoktur. Okumak, düşmana karşı en etkili silahtır. Birlik olursanız, millî birliğinizi sağlarsanız, birbirinizi kıskanmazsanız, kendinizi düşmana satmazsanız, siz de kurtulursunuz…
Vallahi ben başarılı oldum. Ben halkın ve vatanın uğruna malımı canımı veriyorum. Bundan daha büyük bir başarı, nimet olur mu?”
VIII. Miras: Ölümün Ötesinde Yaşayan Bir Lider
Qazî Muhammed’in bedeni 31 Mart 1947’de Çarçira Meydanı’nda asıldı. Ancak onun fikri, o günden beri her 22 Ocak’ta ve her 31 Mart’ta yeniden doğuyor. Mahabad Cumhuriyeti yalnızca on bir ay sürdü. Ama o on bir ay, Kürt tarihinde “biz de devlet kurabiliriz” demenin ilk modern kanıtı oldu.
Bugün İran Kürdistan Demokrat Partisi hâlâ onun kurduğu partidir. Kürt bayrağı, peşmerge adı, Kürtçe eğitim talebi… Hepsi o kısa cumhuriyetin mirasıdır. Qazî Muhammed, kaçmayı reddeden, halkının kanını dökmemek için kendi canını ortaya koyan bir lider olarak tarihe geçti.
Ve belki de onun en büyük başarısı, “olmak” ile “var olmak” arasındaki farkı, kendi hayatıyla göstermesiydi.
Qazî Muhammed’in ruhu şad olsun. Mahabad’ın ve tüm Kürdistan’ın hatırası yaşasın.
Editoryal Not
Ek Not Bu biyografi, yukarıda belirtilen akademik eserler, ansiklopedik maddeler, döneme ait tanıklıklar ve Kürt tarih yazımındaki yaygın anlatılar temel alınarak hazırlanmıştır. Olayların kronolojisi ve temel olgular konusunda kaynaklar arasında genel bir uzlaşı bulunmaktadır. Vasiyet metni, farklı Kürtçe ve Türkçe aktarımların karşılaştırmalı okumasıyla özetlenmiştir.